Bir şehri şehir yapan yalnızca yükselen binaları, geniş caddeleri, ışıl ışıl meydanları değildir. Bir şehrin gerçek zenginliği, sokaklarında yürüyen insanların huzurunda, parklarında oynayan çocukların neşesinde, banklarda soluklanan yaşlıların dinginliğinde ve bebek arabasını iterek güne başlayan annelerin yüzündeki tebessümdedir.
Betonun, asfaltın ve demirin arasında hayatı anlamlı kılan insandır. İnsan yoksa meydanlar sessiz, parklar anlamsız, caddeler ruhsuz kalır.
Eskişehir, Porsuk’un kıyısında yürüyenlerin, çınarların gölgesinde dinlenenlerin, çocuklarıyla parklara koşan ailelerin şehridir. Sabahın ilk ışıklarıyla güne başlayan bir anne, çocuğunun elinden tutarak yürüyen bir baba, arkadaşlarıyla buluşan gençler bu kentin gündelik hayatına renk katar.
Peki, bütün bu güzelliklerin ortasında kendimize şu soruyu sormamız gerekmiyor mu: Şehirler insanlara hizmet etmek için mi vardır, yoksa insanlar şehirlerin kuralları arasında kendilerine yer bulmaya mı çalışmaktadır?
Böyle bir giriş niye yaptım? Anlatayım.
Eskişehir’de Dede Korkut Parkı’nda yaşanan olay, hafızalarda tazeliğini koruyor. Bebekleriyle birlikte bir araya gelerek yürüyüş yapmak ve egzersiz etkinliği düzenlemek isteyen 75 anne, önceden yazılı izin alınmadığı gerekçesiyle parkta etkinliklerini sürdüremedi.
Bunun üzerine anneler, bebek arabalarıyla Kanlıkavak Parkı’na yürümek zorunda kaldı. Olay, kentte kamusal alanların kullanımı ve vatandaşların ortak yaşam alanlarından yararlanma hakkı üzerine tartışma başlattı.
Çünkü mesele yalnızca bir grup annenin etkinlik yapıp yapamaması değildi; mesele, herkesin ortak kullanımına açık alanlarda insanı, anlayışı ve çözümü ne ölçüde merkeze aldığımızdı.
Burada mesele yalnızca bir etkinliğin yapılıp yapılmaması değildir. Asıl mesele, kamusal alanların nasıl anlaşılması ve yönetilmesi gerektiğidir.
Gelinen noktada seçilmişler ve atanmışlar yaşanan hadiseye tepki gösterdiler. Yetmedi.Parkta görevli personellerin yerleri değiştirildi.
Elbette her parkın düzeni, güvenliği ve kullanımına ilişkin kuralları olabilir. Kalabalık etkinliklerde izin ve koordinasyon gerekebilir. Ancak kurallar uygulanırken insanı merkeze alan, anlayışlı ve çözüm üreten bir yaklaşım benimsenmelidir.
Bir kapıyı kapatmak kolaydır; önemli olan, o kapının ardındaki ihtiyacı görebilmektir.
Düşünün… Bir anne, bebeğinin sağlığı ve kendi huzuru için açık havaya çıkıyor. Bebeğini arabasına yerleştiriyor, ihtiyaçlarını hazırlıyor, belki evdeki işlerini erteleyerek kendisine birkaç saat ayırıyor. Başka annelerle tanışmak, yürümek, nefes almak istiyor. Böyle bir buluşma karşısında ilk refleksimiz engel koymak mı olmalı, yoksa kuralları gözeterek makul bir çözüm bulmak mı?
İşte belediyecilik, yöneticilik ve kamu hizmeti tam da burada anlam kazanır. Vatandaşın karşısına yalnızca yasaklarla değil, anlayışla çıkabilmek gerekir. Çünkü kamu yönetiminin amacı hayatı zorlaştırmak değil, ortak yaşamı kolaylaştırmaktır.
Üstelik parklar yalnızca yeşil alanlardan ibaret değildir. Çocuğun ilk adımlarını attığı, yaşlının geçmişi hatırladığı, gencin kitap okuduğu, komşuların selamlaştığı yerlerdir. Bir parkın çimlerine, ağaçlarına ve yürüyüş yollarına bakarken orada filizlenen dostlukları, kurulan bağları da görmek gerekir.
Bir şehrin güzelliği, yalnızca ne kadar yeşil olduğuyla ölçülmez. O yeşilin içinde insanların kendilerini ne kadar özgür, güvende ve eşit hissettikleri de önemlidir.
Bugün Dede Korkut Parkı üzerinden konuşuyoruz. Yarın başka bir parkta, başka bir meydanda benzer bir tartışmayla karşılaşabiliriz. Önemli olan, yaşanan olaylardan ders çıkarmak ve aynı sorunların yeniden yaşanmasını önleyecek bir anlayış geliştirmektir.
Yöneticilerden beklentimiz, kuralları yok saymaları değil; kuralları uygularken hakkaniyeti, sağduyuyu ve insan onurunu gözetmeleridir. Vatandaşlardan beklentimiz de ortak alanları korumaları, başkalarının haklarına saygı göstermeleri ve kent kültürünü birlikte yaşatmalarıdır.
Unutmayalım ki şehir, yalnızca tapularda, haritalarda ya da yönetim planlarında tanımlanan bir alan değildir. Şehir, hepimizin ortak evidir. Bu evde çocukların kahkahasına, annelerin huzuruna, yaşlıların dinlenmesine, gençlerin hayallerine yer olmalıdır.
Bir şehrin kapıları insanına kapanıyorsa, orada yalnızca bir parkın değil, ortak yaşam anlayışının da yeniden düşünülmesi gerekir.
Çünkü şehir insan içindir. İnsan, yaşadığı şehirde kendisini yabancı, fazlalık ya da misafir gibi hissetmemelidir.
Şehirlerimizi betonla büyütebiliriz; ama ancak sevgiyle, saygıyla ve insanı merkeze alan bir anlayışla güzelleştirebiliriz.

